Tarihten günümüze büyülü yolculuk


Boğaz Turu
Boğazın iki yakasını denizden görmek, bir aşkın ortasında savrulup durmak gibidir. Herkesin âşık olduğu İstanbul’un güzelliklerini denizden keşfetmek için mutlaka tekne turuna çıkmanızı öneriyoruz. Bakırköy’den 93 numaralı İETT otobüsüne binip adeta zamanda yolculuğa çıkacağınız Eminönünde inerek keşfe, enerji olur niyetine balık-ekmek ve turşularınızı alarak başlayabilirsiniz. Tekneye adım atttığınızda dünyanın en güzel manzaralarından biri olan “Tarihi Yarımada” ya da ‘İstanbul Silueti’ tebessüm eder. Bu yeşilliğiyle ihya eden siluetin içerisinde konuşlananlarsa; Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet ve Süleymaniye Camiiler’i…

Marmara Denizi ile İstanbul Boğazı’nın birleştiği noktaya geldiğinizde yanımızdan bir bir akan görkemli yapıtlar, sanki bir fotoğraf karesi gibidir. Siz, manzaralar deryasında bilgilerinizi yenilerken, teknede Kabataş Vapur İskelesi ile ileride ‘Bezmialem Valide Sultan Camii’ne doğru ilerler. Sultan Abdülmecit’in annesi Bezmialem Valide Sultan’ın inşasını başlattığı, ölümü üzerine Abdülmecit’in tamamlattığı cami, Dolmabahçe Sarayı’nın bütünlüğü içerisinde gözdeliğini sürdürür. Yolunuzun üzerinde göreceğimiz Dolmabahçe Sarayı ve saat kulesi asil sessizlikleriyle büyüler. Sarayın bugün bulunduğu alan, 400 yıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerini demirlediği, Boğaziçi’nin büyük bir koyuymuş. Saray, 1984’ten günümüze müze olarak hizmet veriyor. Seyrinize Beşiktaş Deniz Otobüsleri İskelesi’ne doğru devam edersiniz. Bazı tarihçilere göre, Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini bağlamak üzere diktirdiği beş taş direk anlamında, beş taş veya beşik taşından ‘Beşiktaş’ adını alan semt, Barbaros’un türbesi ve heykelinin bulunduğu Deniz Müzesi’ni barındırır. Burası Türkiye’de kurulan ilk askeri müzedir.

Ortaköy’e süzüldüğünüzde 1874’te, Sultan Abdülaziz’in ünlü Mimar Sarkis Balyan’a yaptırdığı Çırağan Sarayı ya da Çırağan Palas, bütün görkemiyle sol cephede beliriverir. Otelin arkasında yer alan Yıldız Parkı, İstanbul’un oksijen depolarındandır. Boğaziçi Köprüsü de tüm albenisiyle kadrajınıza oturduğuna göre Boğaz’ın incilerinden Ortaköy’e merhaba diyebilirsiniz. Büyük Mecidiye Camii olarak da bilinen, 1853’te Sultan Abdülmecit’in Mimar Nigoges Balyan’a yaptırdığı ve buranın da sembolü olan Ortaköy Camii; sağında, Mimar Balyan tarafından Sultan I. Abdülhamit’in kızı için yaptırdığı, yarısı yanmış olan Esma Sultan Yalısı da tüm heybetiyle kıyıdaki yerlerini alırlar. Deniz üzerinde başladığınız muhteşem gezinizde gözünüze çarpanlar arasında; Cemil Topuzlu Parkı ve önünde demirlenmiş, ismini Hint Okyanusu’ndaki bir deniz kuşundan alan, 1931’de denize indirilmiş, Atatürk için satın alınarak 1938’de Dolmabahçe önüne demirlenen, meşhur ‘Savanora Yatı’; 1872′de Abdülaziz tarafından Sarkis Balyan’a hediye edilen, Osmanlı döneminde kömür deposu olarak da kullanılmış, 1957’de Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Sadık Giz tarafında satın alınmış, “Suada” olarak bilinen Galatasaray Adası ve kazıklı yol projesi, çilekleri ve balık lokantalarıyla ünlü Arnavutköy yer alır. Sırada turun en muhteşem koylarından Bebek vardır. Burayla özdeşleşen, 1912 yapımlı, tarihi Hümayun-u Abad Camii ve hemen yanında sıralanmış salaş mekânlar… Martı seslerinin eşliğinde Rumelihisarı’na uzanırsınız. Yıldırım Bayezıt’ın yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın tam karşısına Fatih Sultan Mehmet’in 90 gün gibi kısa bir zamanda inşa ettirdiği Rumeli Hisarı, dünyanın en büyük kale burçlarına sahiptir. Halen dünyanın en büyük çelik asma köprüleri içinde yer alan, 1988’de tamamlanan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçtikten sonra Asya Yakası’na doğru devam edip tam iki yakanın ortasındayken geriye baktığımızda gözünüze, heybetiyle Rumeli Hisarı’nda yer alan Yusuf Ziya Paşa Köşkü, halk arasında bilinen adıyla Perili Köşk çarpar. Karşı kıyıya geçtiğinizde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Anadolu ayağının sol tarafında görülen kırmızı renkli yapı,

Boğaz’da en çok fotoğrafı çekilen ‘Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı’ dır. Boğaz turu sırasında bir kez daha şahit olacaksınız ki kıyıya dizilen tüm yapılar, izleyenlere göz ziyafeti çektirir. Boğaz’ın, Anadolu Yakası’na birer inci gibi dizilen yalılarını seyrederek Anadolu Hisarı’na gelirsiniz. Bu kıyıda mimarisiyle mest edense; yerleşim tarihi Bizans dönemine uzanan, ‘Kandil Bahçesi’ adıyla bilinen Küçüksu Kasrı’dır. 1857’de hizmete giren, 1994’te ise restorasyon gören kasır, günümüzde bir müze-saray işlevi kazanmıştır. Tekne yoluna, Cemile Sultan Korusu’nun eteklerinde yer alan Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa Yalısı ve Şirket-i Hayriye zamanında yapılmış Kandilli İskelesi’ni alarak devam eder. Buralarda en çok göreceğiniz renk ise yeşildir. Kandilli tepesinde, 1986’da yanan Kandilli Kız Lisesi’nin kalıntıları bulunur hâlâ. Bina, Abdülaziz’in kız kardeşi Adile Sultan’ın özel sarayı olarak yapılmıştır. Hâlâ eski İstanbul havasını yaşatan Kandilli’den sonra yavaş yavaş Çengelköy İskelesi de kadraja girer. Vaniköy ile Beylerbeyi arasında yer alan Çengelköy’ün, salatalığının meşhur olduğu kadar zamanında kiraz ve ayvası da dillere destanmış.

Rotanızın çemberine, zamanında Beylerbeyi Sarayı’nın müştemilatı olarak yapılan, denize kayma tehlikesinin ortaya çıkması üzerine yenilenerek, hizmet vermeye başlayan Sabancı Olgunlaşma Enstitüsü girer. İlerisinde, Kuzguncuk ile Çengelköy arasında, tarihi boyunca Boğaz’ın en fazla rağbet gören semtlerinden Beylerbeyi ve Sarayı var. Padişahların ‘Has Bahçeleri’nden biri olarak kullanılan Beylerbeyi Sarayı, Abdülaziz tarafından 1861’de Mimar Balyan’a yeniden yaptırılmış. Yapımının dört yıl sürdüğü ve inşaatında 5 bin işçinin çalıştığı söylenmektedir. Şimdi ise ‘Altın Kiremit’ anlamına gelen Kuzguncuk’tasınız. İstanbul’un Asya kesimindeki ilk Musevi yerleşim bölgesi olan Kuzguncuk, Boğaziçi’ne açılan bir vadi adeta. Halk arasında Kuzguncuk Korusu olarak da bilinen Fethi Ahmet Paşa Korusu, botanik bahçe kıvamındadır. Ve nihayet şarkılara beste, filmlere adres olan Üsküdar ve iskelesi bütün görkemiyle karşınızdadır. Eskiden Salacak Vapur İskelesi’nin bulunduğu adres, balıkçı barınağına dönüştürülmüş. Buradan Avrupa Yakası’na baktığınızda, muazzam heybetiyle Kız Kulesi’nin yeniden aşka yattığını görebilirsiniz. Ve keşif burada son bulur ama aklımızda hep başlangıç vardır.

 

Topkapı Sarayı Müzesi

İstanbul’un fethi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentinin İstanbul’a taşınmasının ardından Fatih Sultan Mehmed tarafından inşa ettirilen ve 1478’den itibaren 380 yıl boyunca devletin idari merkezi ve padişah ile ailesinin yaşam yeri olan Topkapı Sarayı, 9 Ekim 1924 tarihinde müze olarak ziyarete açılmış ve o günden bu yana ziyaretçi sayısı en yüksek müzelerden biri olmuştur. Sultanlar tarafından yaptırılan ek yapılarla görkemli bir görünüm kazanan saray, Osmanlı devlet kurumlaşmasının önemli bir yansımasıdır.

Dünyaca ünlü Kaşıkçı Elması, Dört Taht ve Topkapı Hançeri; seramik, cam ve gümüş işleri; silahlar, zırhlar, kıyafetler, minyatürler ve elyazmaları ile duvar saatleri sarayın en cazip objelerini oluşturmaktadır. Osmanlı Devleti’nin idari yapısını anlamak, saray yaşamını gözlemlemek ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sahip olduğu zenginliklere tanık olmak için mutlaka görülmesi gereken müzede Osmanlı devletinin idari binaları ve padişahın ailesinin yaşadığı Harem dışında Hazine, Kutsal Emanetler, Silah Koleksiyonu, Padişah Portreleri, Mutfaklar ve Porselen seksiyonlarını ziyaret edebilirsiniz. Dünyanın en iyi Çin porseleni koleksiyonundan padişahların kıyafetlerine kadar pek çok nadide eser de burada sergilenmektedir.

 

Sultanahmet Camii

Sultanahmet Camii, İstanbul’un en büyük, dünyada da şöhreti en yaygın camilerinden biridir. Sultan I. Ahmet tarafından 1616’da, Ayasofya’nın karşısına yaptırılan Sultanahmet Camii, kentin en çok ziyaretçi çeken mekânlarındandır. Ayasofya’nın 1934 yılında camiden müzeye dönüştürülmesiyle İstanbul’un ana camisi konumuna ulaşan Sultanahmet, çok farklı özelliklere sahip. Osmanlı sultanları ve ailesi tarafından yaptırılan, ‘sultan camileri’ de denen selatin camilerinden biri olan Sultanahmet’e, muhteşem İznik çinileri nedeniyle Avrupalılar ‘Mavi Cami’ demektedirler.

Mavi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileri ve süslemelerdeki geleneksel bitki motifleri, burayı bir ibadethane olmaktan öteye götürür. Sultanahmet’in bir diğer özelliği, Türkiye’nin 6 minareli tek selatin camisi olmasıdır. Altı minareye ilişkin farklı efsaneler olsa da bir tanesi öne çıkar. Bu efsaneye göre, Sultan I. Ahmet, minareleri altından yaptırmak istemiş ancak caminin mimarı bu emri yanlış işiterek ‘altın’ sözcüğünü ‘altı’ anlamış ve camiyi 6 minareli inşa etmiştir.

Ayasofya Müzesi

Sultanahmet Meydanı’nın en görkemli yapısı ve dünyanın en büyük kilisesi olma özelliğini taşıyan Ayasofya, günümüzde Londra’daki St. Paul’s, Roma’daki St. Peter’s, Milano’daki Doumo’nun ardından dünyanın dördüncü büyük eski kilisesidir. Görünümü ve boyutlarıyla hayret uyandıran, 481 yıl boyunca cami olarak kullanılan Ayasofya, 1934’te müzeye çevrilmiştir En çok ziyaret edilen müzeler arasında yer alan Ayasofya; sanat ve mimarlık tarihi bakımından dünyanın en önde gelen anıtlardan biri olup, dünyanın 8. harikası olarak gösterilmektedir. Bu yapı daha 6. yüzyılda Doğu Romalı Philon tarafından da, dünyanın 8. harikası olarak nitelendirilmiştir.

Bugünkü Ayasofya aynı yerde fakat öncekilerinden farklı bir mimari anlayışla yapılmış olan üçüncü yapıdır. 916 yıl kilise olan yapı, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethiyle camiye çevrilmiştir. Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi, 730- 842) sonrasına tarihlenir.. Bahçesi, sultan türbeleri ve mozaikleri ile ilgi çeken müzenin en önemli ayrıntıları ise sütunlardır. Ortada göreceğiniz yeşil sütunlar, Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan; kırmızı sütunlar ise bir Roma arenasından getirilmiştir.


Soğukçeşme Sokağı

Ayasofya’nın kuzeyiyle Topkapı Sarayı’nın dış duvarları arasında kalan Soğukçeşme, restore edilen eski bir İstanbul sokağıdır. Sivil Osmanlı mimarisini yansıtan bir dizi cumbalı, iki katlı evin bitişik nizam sıralandığı sokağın günümüzdeki sakinleri, Sarnıç adıyla restorana çevrilen Bizans sarnıcı, Fahri Korutürk’ün çocukluğunun geçtiği tarihi ev, İstanbul Kitaplığı ve Yeşil Ev’dir.

 

 

Yeşil Ev

Reji Nazırı Şükrü Bey Konağı adıyla da bilinen Yeşil Ev, 18. yüzyıla özgü sivil mimarinin seçkin örneklerinden. 1980’lerde yıkılmak üzereyken Turing tarafından restore edilen konak, 1984’ten beri, Sultanahmet’in misafir ağırlayan en güzel restoranlarından biridir.

 

 

 

 

 

Haseki Hürrem Hamamı

Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasındaki Haseki Hürrem Hamamı, Kanuni’nin sevgilisi Rus asıllı Hürrem Sultan tarafından ısmarlanmış ve Mimar Sinan tarafından İstanbul’daki en büyük hamam olarak inşa edilmiştir. 1980’de restore edilen hamam günümüzde bir halı sarayına ev sahipliği yapmaktadır.

 

 

Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı, I. Jüstinyen tarafından (527-565) yaptırılarak yüzyıllarca Bizans’ın su ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılamıştır. İstanbul’un fethinden ancak yıllar sonra Osmanlılar tarafından fark edilen bu su kaynağı, serinlemek ve zamanın dışına kaçmak için ideal bir sığınaktır. 138 x 64.6 metre boyutlarındaki sarnıç, toplam 336 sütun tarafından taşınır.

 

 

 

 


Alman Çeşmesi
Osmanlı çeşme mimarisinden tümüyle farklı tarzdaki çeşme, 1898-1899 yıllarında, Almanya’da yaptırılmış ve Kayzer II. Wilhelm’in, 1901’deki İstanbul ziyaretinde Osmanlı imparatoruna hediye edilmiştir.

 

 

 

 


Dikilitaş

Bir zamanlar Konstantinopolis’in merkezinde yer alan Hipodrom’da (Atmeydanı) üç dikilitaş dikkatinizi çeker. “Obelisk” adı da verilen bu anıt sütunların en ünlüsü, Mısır’dan getirilmiş olan Dikilitaş’tır. Mısır firavunlarından III. Tutmosis adına yapılıp Karnak’taki Amon Ra Mabedi önüne dikilen taş, imparator Iullianus tarafından Konstantinopolis’e getirilmiş, üç anıtın ortasında yer alan Yılanlı Sütun ise Delphi’deki Apollon Tapınağı’ndan alınmıştır.

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul’un Sultanahmet semtinde, Gülhane Parkı’ndan Topkapı Sarayı’na çıkan Osman Hamdi Bey yokuşunda yer almaktadır. İsminin çoğul olarak kullanılmasının nedeni, idaresi altında Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç ayrı müzeyi bulundurmasıdır. İstanbul Arkeoloji Müzeleri gezisi kapsamında müzenin muhteşem güzellikteki bahçesini ve bahçenin içinde yer alan üç ayrı binayı ziyaret etmek mümkündür.

Tarihin farklı dönemlerine izler bırakmış uygarlıklardan kalan çeşitli eserlere ev sahipliği yapan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, dünyada müze binası olarak tasarlanan ve kullanılan ilk 10 müze arasında yer almaktadır. Sahip olduğu çarpıcı koleksiyonların yanı sıra müze binalarının mimarisi ve bahçesi ile de tarihsel ve doğal öneme sahiptir.

 

 

Kariye Müzesi

Fatih’e bağlı Edirnekapı’da bulunan Kariye Müzesi, Bizans dönemine ait mozaikler ve freskoları ile görsel bir şölen sunar. Türkiye’de en fazla freskoya sahip olan müze, aynı zamanda en eski kiliselerden biridir. Eşine az rastlanır mozaik ve freskoların yer aldığı Kariye’de canlı ve neşeli çizgilerle İncil tasvirleri anlatılır. Kariye Müzesi’nin bulunduğu kilisenin İmparator Lustinianos (699-711) zamanında yapıldığı biliniyor. Çeşitli onarımlarla varlığını devam ettiren yapı, İstanbul’un Fethi’nden sonra uzunca bir süre cami olarak kullanılmış, daha sonra yanına bir okul ve aşevi de inşa edilmiştir.

Günümüze ulaşana kadar birçok kez onarım gören yapı, Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda müzeye dönüştürülmüştür. Bizans resim sanatının son dönemine ait muhteşem mozaik ve freskolarıyla müze, günümüzde Fatih bölgesinin en önemli simgelerinden biridir.

 

 

Pera Müzesi

8 Haziran 2005’te açılan Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın nitelikli ve geniş ölçekli kültür-sanat hizmeti vermek amacıyla kurduğu bir özel müzedir. Orijinali 1893 yılında mimar Achille Manoussos tarafından tasarlanan Bristol Oteli binasının, 2005’te cephesi korunarak çağdaş ve donanımlı bir müze olarak renove edilmesiyle inşa edilen yeni binasında faaliyet gösterir.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait “Oryantalist Resim”, “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” ve “Kütahya Çini ve Seramikleri” koleksiyonlarını ve bu koleksiyonların temsil ettiği değerleri, sergiler, yayıncılık ürünleri, sözlü etkinlikler, eğitim etkinlikleri ve bilimsel çalışmalar aracılığıyla kamuyla paylaşmakta, gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlamaktadır. Açıldığından bugüne her yıl ulusal ve uluslararası eğitim ve sanat kurumlarıyla işbirliği yaparak genç sanatçıları destekleyen sergiler de düzenleyen Pera Müzesi, tüm sergilerini kitaplar, sözel etkinlikler ve çocuk eğitim programlarıyla da desteklemektedir.

İstanbul Modern Sanat Müzesi

İstanbul Modern, ülkemizin modern ve çağdaş sanat alanındaki birikimini, yaratıcılığımızı, dinamizmimizi, sahip olduğumuz evrensel değerleri, çağdaş kültür kimliğimizi ortaya koymayı, korumayı ve değerlendirmeyi amaçlayan bir müzedir. Bu amaç doğrultusunda müze, sanat gündemini belirleyen, eğiten, sanatı sevdiren, dinamik ve çok sesli ortamıyla toplumun geniş kesimlerine ulaşan bir kurum olma özelliğine sahiptir. Kütüphanesiyle de ön plana çıkan İstanbul Modern, sanat alanında bilgiye ihtiyaç duyan herkesin ulaşabileceği bir sanat kitaplığına sahiptir. Müzenin alt katında bulunan ve açık raf sistemiyle çalışan mekânında, okuyucular, kütüphaneye doğrudan rahatça ulaşabilmektedir.

 

 

Sait Faik Müzesi

Türk hikâyeciliğinin büyük ismi Sait Faik Abasıyanık’ın Burgazada’da annesi Makbule Abasıyanık ile birlikte yaşadığı ve pek çok hikâyesini yazdığı köşk, Darüşşafaka Cemiyeti tarafından müze olarak korunmaktadır. Bembeyaz köşkün içinde beyaz ve mavi renkler hâkimdir. Bu sayede huzur veren, mis gibi ada havasının pencerelerden dolup insana mutluluk verdiği müze, Sait Faik’in dünyasına yolculuk etme fırsatı tanır. Yatak odası, yemek odası ve misafir odasının aynen korunduğu köşkte, Sait Faik’in yaşam öyküsü panolarla anlatılır. Sait Faik’e ait belgeler, okul çantası, okul defteri, ajanda, yazı takımı gibi eşyaların yanı sıra 1953’te aldığı Mark Twain Onur Ödülü’nü, Sait Faik’in elyazısından örnekleri, el yazması müsvedde ve taslakları görmek mümkündür.

 

 

Rahmi Koç Müzesi

Eski İstanbul’un merkezinde ve Haliç kıyısında, yaklaşık 27 bin metrekarelik bir alan üzerine kurulan Rahmi M. Koç Müzesi, ülkemizin ilk ve tek sanayi müzesi olmasının yanı sıra hem eğlendirici hem de eğitici özellikleriyle yaşayan bir sosyal mekân niteliği taşımaktadır. Rahmi M. Koç Müzesi, iki farklı bölümden oluşur; Lengerhane Binası ve Hasköy Tersanesi. III. Ahmet Dönemi’nde tersane tesisleri için kurulan Lengerhane Binası, 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından satın alınarak, 1994 senesinde ziyarete açılmıştır. 1996 yılında da Hasköy Tersanesi Vakıf tarafından satın alınmış aslına uygun bir şekilde yenilenerek 2001 senesinde müzeye dâhil edilmiştir. Rahmi M. Koç Müzesi, sanayi, iletişim ve ulaşım tarihindeki gelişmeleri yansıtan ilk büyük kuruluş olma özelliği taşır. Ziyaretçileri adeta bir zaman yolculuğuna çıkaran müze, karayolu ulaşımı, raylı ulaşım, havacılık, denizcilik, makineler, iletişim, bilimsel aletler, model ve oyuncak, yaşayan geçmiş ve eğitim bölümlerinden oluşmaktadır.

 

Rezan Has Müzesi

Rezan Has Müzesi’nin kültür ve sanat dünyasına girişi, 11. Uluslararası Doğu Halı Konferansı’nın açılış sergisi olan “Zamansız Sadelik” ile 2007 Mayısı’nda gerçekleşmiştir. 2007 yılından bu yana aktif müzecilik anlayışı doğrultusunda özgün sergiler ve kültürel etkinlikler düzenleyen Rezan Has Müzesi, günümüzden yaklaşık 9 bin yıl öncesine tarihlenen arkeolojik eser koleksiyonunun yanı sıra 2009 yılında Cibali Tütün Fabrikası’na ait belge ve objeleri bünyesine katarak koleksiyonunu zenginleştirmiştir. 17. yüzyıla tarihlenen Osmanlı yapı kalıntısı ve 11. yüzyıl Bizans su sarnıcı ile geçmişi geleceğe bağlayan bir müze mekânı olmasıyla da büyük önem taşımaktadır.

 

 

Sakıp Sabancı Müzesi

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, İstanbul’da Boğaziçi’nin en eski yerleşimlerinden Emirgan’da yer almaktadır. 1966 yılında Hacı Ömer Sabancı’nın vefatından sonra aile büyüğü olan Sakıp Sabancı tarafından sürekli konut olarak kullanılmaya başlanan Atlı Köşk, uzun yıllar Sakıp Sabancı’nın zengin hat ve resim koleksiyonunu barındırmış, 1998 yılında da Sabancı ailesi tarafından içindeki koleksiyon ve eşyalar ile müzeye dönüştürülmek üzere Sabancı Üniversitesi’ne bağışlanmıştır.

Modern bir galerinin eklenmesiyle 2002 yılında ziyarete açılan Müze’nin sergileme alanları 2005 yılındaki düzenleme ile genişletilerek, teknik düzeyde uluslararası standartlara kavuşmuştur. Bugün Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi zengin koleksiyonu, kabul ettiği kapsamlı uluslararası geçici sergileri, konservasyon birimleri, örnek eğitim programları, yapılan çeşitli konser, konferans ve seminerleriyle çok yönlü bir Müzecilik ortamı sunmaktadır.


 

Giriş Formu
Register Form
Hemen Arayın!